Taşındık!

26 Ağu

Bundan sonra http://kitaplikkedisi.com adresinde yazmaya devam ediyorum! Orada görüşmek üzere…

Sevgiler, saygılar…

12

22 Ağu

“I would rather read a mediocre book than waste time sitting around with people making small talk.”
- James D. Sass (Essays in Satanism)

Kitap okudukça insanlardan sıkılanın sadece ben olduğumu sanıyordum. Gerçekten rahatladım!

Etiketler:,

Canımsın Can Yayınları!

22 Ağu

Şu sıralar, kendimden çok kardeşime kitap almakla yetiniyorum. Hevesli hevesli kitaplar arasında dolanıp, kasaya gidince kendime hiçbir şey alamadığımı görmek de biraz can sıkıcı oluyor elbette. Ancak Can Yayınları’nın Galatasaray’daki yeni dükkanında (gitmediyseniz muhakkak gidin, çok sevimli olmuş) kasanın yanında kitap hediye ettiklerine dair bir yazı görüp hemen konuyla ilgili sorular sormaya başladım aç aç. Herhangi bir kitap aldığınızda, kitap hediye ediyorlar, olay bu.

Kardeşim fantastik kitap okumak konusunda iyice kafayı kırdığından, bu kez de C. S. Lewis’in Narnia Günlükleri serisine el attı. Serinin birinci kitabını bir gecede yalayıp yutunca bana da ikincisini almak düştü tabii. Koşa koşa Can’a gidip ikinci kitabı da aldık. Hediye olarak da Susanna Tamaro’nun Aklı Bir Karış Havada adlı kitabını büyük bir sevinçle karşıladım. Daha önce hiç okumamıştım Tamaro, umarım beğenirim. Can’dan çıkıp Limonlu Bahçe’ye yeni kitaplarımızla gelip derin bir okuma seansına giriştik. Her Pazar günü böyle geçse keşke, bir ara siz de yaşayın bunu derim.

Etiketler:, , , , ,

Eat Me / Roberto De Vicq De Cumptich

21 Ağu

Eat Me
Yazar: Linda Jaivin
Tasarım: Roberto De Vicq De Cumptich

Etiketler:, ,

Oruç Aruoba, seni hep sevdim!

20 Ağu

Lisedeydim, çoğu genç kız gibi aşk acıları içinde kıvranıp duruyordum. Parmaklarım uyuşana kadar yazılar yazıp sabahı buluyordum. Ankara’nın kasvetli havası da hiç yardımcı olmuyordu… Birkaç ay bu sersem durum hiç bitmeyecekmiş gibi devam etti, derken Oruç Aruoba girdi hayatıma.Hayatımı şundan öncesi ve sonrası diye kategorilediğim, bölümlere ayırdığım çok nadirdir. Ancak “İle” adlı kitaptan sonra, aşka ve ilişkilere dair düşüncelerimin asla aynı kalamayacağını anladım. Kitabı okuduğum o geceden sonra, ne bir sızı kaldı o aşk sandığım şeye dair ne de bir pişmanlık. Bir anda büyümüştüm sanki. Kendi hislerimden çok, ne oluyor ya da ne olamıyor sorunsalına takılıp, aslında yaşamak yerine sadece birilerinin hayatlarında küçücük bir varoluş gösterdiğimin farkına varmam açısından oldukça acılı bir gece olsa da, birilerini sevebilme gücüm -ya da kabiliyetim de diyebilirim- olmasına, en içten, en saf şekilde kendimi birilerine adayabilmeme sevinip, kendimi daha bir sevmiştim. Her neyse!

İle; farkına vardırıyor, düşündürtüyor, ara ara üzüyor, ara ara haklı çıkartıyor… Bazen, bazı cümlelerini sindirmeniz için de zaman istiyor, durup düşünmeniz için bolca noktalama işareti kullanıyor, daha güzel daha insanca anlatıyor. İçli ve bir o kadar da aklı başında bir anlatıcıyı dinler gibi okuyorsunuz kitabı. Sakin sakin, rakı eşliğinde dingin muhabbetler misali…

İnsanların ya çok sevdiği ya da bir türlü sevemediği yazarlardan Oruç Aruoba. Kendi adıma, ona zamanında büyük bir aşk beslediğimi söyleyebilirim. Öyle bildiğimiz aşklardan (o her neyse işte!) değil elbette, düşüncelerine, cümlelerine, noktaları virgülleri kelimeler arasına yerleştirişine aşıktım. Yaş ilerledikçe ve aşklar daha mantıklı ve dingin bir hale geldikçe, Oruç da yerini daha başka yazarlara bıraktı. Arada kitaplığımdaki onca kitabına takılıyor gözüm. Açıp birkaç sayfa karıştırmaya çekiniyorum. O coşkulu zamanlar daha gençkendi, denizi dalgalandırmanın bir alemi yok sanırım. Yine de, en sevdiklerimden bir parça…

“Kabullenme ve güvenme” üzerinde durmuşum (hep çıkıyordu bunlar, birer sorun olarak, ortaya, değil mi?) — sana güvensizlik duymamın —sana güvenmememin— kendime güvensizliğimin sonucu olabileceğini de düşünmüşüm:-
İlişkimizin sağlamlığına tam (gene!…) inansaydım, sana da tam güvenirdim — ‘aldatılmak’ da aklımın ucundan geçmezdi; kendime de, senin ile olan ilişkim içinde, güvensizlik duymazdım. Ama, işte, senin ilişkimizi —bizi— tam olarak, olduğu gibi ve olması gerektiği gibi, kabullenmekte eksik kaldığın sonucuna vardığım durumlarda; o ‘kuşku kurdu’ başuzatınca, bilgi eksikliğim, kıskançlık olup çıkıyordu.
İlişki, sallantılı hâle geliyordu.

Kimler okusun?

Genç insanlar okusun derim en başta, neyin ne olduğunu ya da aslında nasıl olması gerektiğini daha bir insanca görebilmek için. Herkes en az bir Oruç kitabı okumalı nihayetinde, İle ya da bir başkası…

Kimler okumasın?

Şiirsel metinlerden hoşlanmayanlar diyeceğim ama pek içime sinmeyecek, herkes Oruç okumalı gerçekten…

Etiketler:, , ,

11

19 Ağu

“Books are both our luxuries and our daily bread.”
— Henry Stevens

Etiketler:,

Radi Os / Quemadura

18 Ağu

Dün yine kitapçılarda gezinirken, kitap kapaklarının tasarımlarının kitap hakkındaki ilk düşüncelerimi nasıl etkilediğinin farkına vardım. Hiç okumadığım bir türde bile olsa sırf tasarımı güzel diye elime alıp incelediğim çok kitap oldu. O yüzden, yaşasın iyi tasarımlar, tasarımcılar! Gelsin bakalım ilk kitap kapağımız…

Radi Os
Yazar: Ronald Johnson
Tasarım: Quemadura

Etiketler:, ,

Jace Everett – Bad Things

17 Ağu

Tembel bir True Blood izleyicisi olsam da, bu şarkı gerçekten çok güzel!

Etiketler:, , ,

10

16 Ağu

“Books have souls. Or so romantics like me tend to think.”
-Douglas Rushkoff

Bazı insanlar da uyuduğunuz yerde kitap barındırmayın derler, bu yüzden mi acaba?

Etiketler:,

Mark Haddon, ilk görüşte aşk!

16 Ağu

Robinson’da kitap rafları arasında gezinirken, kırmızısı çok hoşuma gitti diye elime alıp, kapağına anında aşık olduğum ve fiyatını görünce de hemen kasaya (sevgilime) yollandığım ender kitap; “The Curious Incident of the Dog in the Night-time”. Eğer Extremely Loud and Incredibly Close (Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın) adlı kitabı sevdiyseniz bu kitabı da muhtemelen seveceksiniz. Benim bu kitabı sevmemin nedenlerinden biri (ki tek nedenim de bu sanırım), narrator’ın (anlatıcı kelimesini sevmiyorum), 15 yaşındaki Christopher olması. Yaşananları çocukların gözlerinden görmek zaten daha bir eğlenceliyken, Christopher’ın da kendine özgü saplantılarıyla bir otistik oluşu romanı daha da sürükleyici hale getiriyor.

Aslında bu kitaptan sonra narrator’ın benim için ne kadar önemli olduğunu anladım. Şöyle ki; oldukça sevimli ve ilgi çekici bir şekilde başlayan roman, ilerledikçe bir aile dramasına dönüşüyor ne yazık ki. Yine de, sırf Christopher anlatıyor diye okumak istiyor insan. Otistik bir bireyin ve çevresindekilerin yaşadıklarını görüp de şükretmeler, ‘ben olsaydım ne yapardım’ları düşünme kısmını geçiyorum. Her insan ister istemez düşünüyor ne de olsa bunları. Özellikle ‘Anne’ ve ‘Baba’ karakterlerini kıyaslayınca nerede duracağını kestiremiyor insan. Ben herhalde ‘Baba’ karakterine daha yakın dururdum. Neden bahsettiğime dair bir fikriniz olmadığından da susacağım hemen. Siz en iyisi bu kitabı okuyun ve hangi karaktere daha yakın olacağınızı bir düşünün, dürüstçe…

Dilimize de İş Bankası Yayınları tarafından “Süper İyi Günler” olarak çevrilmiş. Tamam… Kitapta bununla ilgili birkaç yer var ancak kitabın tamamını etkileyen ve dolayısıyla da başlığı olabilecek bir şey değilki bu! Daha itici kılamazlardı kitabı sanırım. Siz okuyabiliyorsanız orijinalinden okuyun bence. Neyse!

Kimler okusun?

Dünyaya farklı bir açıdan bakmak isteyenler, çocuk sahibi kimseler, tatile gidicem otobüste okuyacak kitap arıyorum ama ağır olmasın diyenler; minik bir kitap çünkü.

Kimler okumasın?

Diğerleri arasında özellikle first person narrator sevmeyenlerin çok zevk alacağını düşünmüyorum. Tüm olay narrator’da dediğim gibi…

Etiketler:, , , , , , , , ,

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.