Arşiv | Art RSS feed for this section

Sandro Botticelli / Venüs’ün Doğuşu

15 Ağu

Asıl adı ‘Alessandro di Mariano di Vanni Filipepi’ olan Sandro Botticelli, 1444 ve 1510 yılları arasında, yani Floransa’nın altın çağında Medici himayesi altında yaşadı. Medici dostu bir sanatçı olarak hayatı çoğu zaman güzellikler ve sefahat içinde geçen Botticelli, sanatında da bunlardan çokça faydalanmış (en azından çılgın papazların çılgın vaazlarının etkisi altına girene kadar). Ancak o dönemdeki akranlarının aksine, resimlerinde orantısız güzellikler görmek insanı biraz şaşırtıyor.

Botticelli’nin en ünlü resimlerinden biri de ‘Venüs’ün Doğuşu’dur (The Birth of Venus). Yunan mitolojisinde Kronus, babası Uranüs’ü hadım edip cinsel organını denize atar ve deniz döllenmiş olur. Bunun sonucunda da Venüs doğar ve bir deniz kabuğu üzerinde yükselir. Resme ilk baktığınızda güzelliğinden etkilenip düşüncelere dalsanız da, daha ayrıntılı şekilde incelemeye başladığınızda Venüs’ün vücudunun ne kadar orantısız olduğunun farkına varıyorsunuz. Kafası vücuduna oranla küçük ve boynu da şaşılacak derecede uzun. Göğüsleri de yine vücuduna oranlara oldukça küçük ve göbek deliği de birazcık yukarıda. Yine de çok güzel… Keşke benim de öyle saçlarım olsaydı!

Irving Stone ve Michelangelo ile İtalya’daydık!

10 Ağu

Haftalardır, tamam bugün bitireceğim bu kitabı deyip de sürekli işim çıktığından bir türlü bitiremediğim “The Agony and the Ecstasy”, tam da alışkanlık haline gelmek üzereyken bitti. Kendimi ilginç bir şekilde boşlukta hissediyorum, ara ara yeri doldurulamayacak uzunca bir hardcover okumak insana gerçekten okuduğunu hissettiriyor. Peki şimdi ne olacak? Neyse…

Michelangelo’nun yaşadıklarını, yakın çevresini, o dönemin kardinallerini ve İtalya’sını (16. yy), heykellerini ve diğer çalışmalarını hayata geçirirken nelerle uğraştığını, Irving Stone’un akıcı diliyle kendimden geçerek okudum. Özellikle her heykelden sonra bilgisayarın başına oturup incelemeler yaptım kendimce. David, Moses, Pieta ve diğerleri… Birazcık meraklı bir insansanız, bu kitabı okuduktan sonra merakınızı gidermek için birçok kitap okuyup, film seyretmek isteyeceksiniz eminim. Benim başıma gelen de bu oldu nitekim.

İlahi yeteneği bir yana, kişiliği zaten yeteri kadar göz alıcı olduğundan Michelangelo’ya ister istemez birazcık aşık oluyor insan kitabı okurken. Aşka, sanata ve insana verdiği değeri gördükçe kendinizi de sorguluyorsunuz farkına varmadan. Bunun dışında, Michelangelo mermere öyle bir aşk duyuyor ki, siz de bir anda heykeltraş olma hayalleri kurup, mermerin tozunu ciğerlerinize karıştırmak ve gece gündüz heykel üzerinde çalışmak istiyorsunuz. Yani, en azından ben çok istedim…

Tüm bu güzel şeylerin dışında, küçük bir nazar boncuğu misali, ara ara canımı sıkan tek şey ayrıntılar oldu. Irving Stone Michelangelo’nun hayatını gerçekten oldukça ayrıntılı bir şekilde çalışmış, ancak okuyucuya da neredeyse her ayrıntıyı vermiş. Ayrıntılardan hoşlanan bir okur değilseniz boğulma ihtimalini göz önüne almanızı öneririm.

Son olarak, içime işleyen onca cümle arasından en çok sevdiğimi de paylaşmak istedim; Michelangelo’nun nasıl bir insan olduğuna dair çok şey anlatıyor…

“One should not become an artist because he can, but because he must. It is only for those who would be miserable without it.”

Kimler okusun?

Sanat ve tarihle ilgilenen ya da farklı bir biyografi okumak isteyen herkes.

Kimler okumasın?

Çokça ayrıntıya dayanamayacak kimseler.

Kenneth Macqueen

9 Ağu

1897 ve 1960 yılları arasında yaşamış olan Avustralya’nın en ünlü ressamlarından Kenneth Macqueen “Summer Sky” adlı suluboya çalışması ile sevgilimi ve beni bir anda etkisi altına aldı. Ben kendi adıma, renklere, yumuşak çizgilere ve sadeliğe tutuldum. Zaten suluboyayı çok severdim, bu resmi görünce daha da çok sevdim.

Aynı zamanda bir çiftçi olan Macqueen, çalışmalarında toprakla olan ilişkisini kendine özgü yorumuyla göstermiş. Çoğu çalışmasında çiftlik hayvanlarını ve toprağı süren çiftçileri görmek mümkün. Gökyüzü çalışmalarıyla tanınan Macqueen’in bulutları da görebileceğiniz gibi, yumuşak tepeler üzerinde gezinen baloncuklar gibi. Keşke dünya gerçekten böyle bir yer olsa!

Jan van Eyck Buradaydı

2 Ağu

15. yüzyılın en iyi ressamlarından biri olarak kabul edilen Flaman asıllı Jan van Eyck, Kuzey Renosans tarzında ve meşe pano üzerine yağlı boya tekniğinde çalışırdı. En ünlü resmi de Arnolfini’nin Evlenmesi’dir. Bu resimde kilise ve soylular dışında bir konu işlenmesinin yanı sıra (Arnolfini’nin bir tüccar olduğuna inanılıyor) ressam, resme imzasını da eklemiştir. Resmin 1434 yılında yapıldığını düşünürsek, o zamanlar için bu bir ilkti. Kilise, ressamların resimlerine imzalarını koymalarından pek hoşlanmıyordu. (Tek yaratıcı Tanrı’dır mantığı…) Kilise işte ne diyeceksiniz… Bu durumu kırması açısından Eyck, şanını aldı yürüttü.


Resimde, aynanın üzerinde görülebilen şahane yazı,  Jan van Eyck’in imzası. Tam olarak şöyle yazıyor: “Johannes de eyck fuit hic 1434″ (“Jan van Eyck buradaydı 1434″). “Bu nasıl evlilik, kadın zaten hamile!” demeyin lütfen. O zamanlarda kadınların kıyafetleri kat kat olurmuş, bacak ısıtıcısı diye birşey varmış. Köpek de evlilikteki sadakati temsil ediyordur muhtemelen. Avizede de sadece tek bir mumun yandığını görebilirsiniz. Bu konu hakkında birçok spekülasyon var. Ya Tanrı’nın ışığı ya da sadece yanan bir mum… Tüm bu ıvır zıvırın dışında, resimdeki gerçeklik, ayrıntılar, ışık, renkler… yani duygulara hitap eden her şey olağanüstü. Avizenin ve köpeğin ne kadar ayrıntılı ve hoş resmedildiğine dikkat edin. Keşke günümüzde yaşasaydı da bir portremi yapabilseydi dedirtiyor bana Jan van Eyck. Ah keşke…

Maurits Cornelis Escher

13 Tem

1898 yılında Hollanda’da doğan ve hayatının bir kısmını İtalya’da geçiren Escher, ilk gördüğümde beni kendine hayran bırakan bir ressam ve grafik sanatçısı. Eserleri dışında hayatında çok ilginç bulduğum bir durum ise sürekli oradan oraya taşınması. O bu konuda neler hissediyordu bilmiyorum ama değişiklik, çalışmalarına çok şey katmıştır eminim.

Benim en sevdiğim çalışması “Reptiles”. Hakkında birçok mit olsa da aslında hiçbir felsefi anlamı yok. Benim açımdan, çizime hayran kalmak ve ayrıntılarda kaybolmak yeterli oluyor zaten. Escher’in bir mesaj kaygısında olduğunu da sanmıyorum. İnsanlar istediği mesajı alıyordur zaten bu resimden. Ben mesela; döngü, hayat, komedi vs. görüyorum. Daha ne olsun?

Katsushika Hokusai

12 Tem

Birkaç ay önce  yavaş yavaş incelemeye başladığım Japon kültürü ve edebiyatı sayesinde birçok harika şeyle karşılaştım. Bunlardan biri de Katsushika Hokusai. 1760 ve 1849 yılları arasında yaşamış olan Katsushika Hokusai, Ukiyo-e (Geçici Dünyadan Resimler) okulunun en önemli temsilcilerinden.

Beni en çok etkileyen resimlerinden birisi de “The Great Wave off Kanagawa” sanırım. Bu resim, Hokusai’nin “Thirty-six Views of Mount Fuji” serisinin ilk ve en ünlü resmi. Bu seride Fuji Dağı’nın 36 farklı hali resmedilmiş. Bazılarında küçük bir ayrıntı, bazılarında ise sadece dağın kendisi olmak üzere çok farklı resimleri bulunduran serinin tek ortak özelliği sadece Fuji Dağı. Bu resmin birçok replikası da mevcut elbette. Günümüz mangasının gelişiminde büyük etkileri olduğu ve Avrupalı büyük sanatçılarca özenildiğini de belirtmek gerek. Ayrıca bu resim Quiksilver markasının logosuna da ilham kaynağı olmuş. Dalgayı ve dağı görüyorsunuz değil mi?

Caravaggio

2 Tem

Tam adı da Michelangelo Merisi da Caravaggio. Caravaggio ilginç bir sanatçı. Hakkında bilinenlerin çoğu polis kayıtlarından geliyor. Asabi ve suça meyilli bir yapısı olan Caravaggio, üzerinde izinsiz silah taşımaktan ve şiddetli kavgalara tutuşmaktan dolayı birçok kez hapse girmiş. Bir tenis oyunundaki iddia üzerine bir adamı öldürüp, hayatının son dönemini de polisten kaçarak geçirmiş. Büyük bir sanatçının hayatını böyle özetlemek saçma gelse de, baya eğlenceli bulduğumu da söylemem gerek.

Beni en çok etkileyen çalışması da “Narcissus”. Narcissus, gördüğünüz gibi, sudaki yansımasına aşık olmuş bir genç. Çalışmada, Narcissus ve onun yansımasından başka hiçbir şey görünmüyor. Geriye kalan her şey karanlık. Bu durumda da resimden anlamamız gereken; kendini ya da sahip olduklarını diğer her şeyden çok sevenlerin hazin bir sona varacağı (imiş). “Narsist misin arkadaşım?”, “Bilmem, sudaki yansımama soralım?”

Eric Zener

1 Tem

Eric Zener, 2004′den bu yana altı yüzden fazla resim yapmış bir sanatçı. Çalışmaları genelde yağlı boya ile yapılmış ve ya photorealist ya da super-realist türünde. Zener bu stilini de kendince, “Çağdaş Rönesans” olarak tanımlıyor.

Zener, 2003 yılında İspanya’nın Costa Brava bölgesinde yaşarken, yüzen insanlarla ilgilenmeye başlayıp; su ve su ile etkileşimde olan insanların olduğu bir seriye başlamış. Daha çok suya dalan, yüzen ya da baloncuklar arasında suyun altında yüzen kadınların resimlerini görmek mümkün.

Çağımız sanatçılarından pek haz etmesem de, arada Zener gibi hayran kaldıklarım da oluyor. Bir orjinal çalışmasının evimde olmasını isterdim sanırım.

Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni

24 Haz

Yani bildiğiniz Michelangelo. Bu aralar, Irving Stone’un “The Agony and the Ecstasy” adlı kitabını okuduğumdan, sevgilimle gündemimizde Michelangelo ve sanat vardı. Michelangelo bir şair, ressam, mimar ve heykeltraştı, ancak heykel onun için her zaman bunlardan en önemlisi olmuştu. İnsanın içinde sanat olunca her yerden bir şekilde fışkırıyor, ne mutlu.

İlgilenenler için bir şiirini de Joseph Tusani çevirmiş;

Sculpture, the first of arts, delights a taste
Still strong and sound: each act, each limb, each bone
Are given life and, lo, man’s body is raised,
Breathing alive, in wax or clay or stone.
But oh, if time’s inclement rage should waste,
Or maim, the statue that man builds alone,
Its beauty still remains, and can be traced Back to the source that claims it as its own.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.