Arşiv | Movies RSS feed for this section

Inception – Başlangıç

7 Ağu

Tamam, çok güzel filmdi ancak bu kadar yaygara koparmasına şaşırmadım da değil. Matrix’le kıyaslayanlar, anlamadım diye iki kez izleyenler falan da olmuş. Buna daha da çok şaşırdım. Filmi seyrettikten 5 dakika sonra çoktan aklımdan uçup gitmişti bile. Sevgilime, filmin arkasından ne konuşulabilir ki? Yani insanlar nesini tartışıyor dediğimde, “Sen zaten hep öylesin, tartışmıyorsun ki…” yanıtını aldım. O açıdan belki sorun bendedir diye, filmi tartışanlara “Niye ki?” demeyeceğim. Ha filmin sonu tartışılır kıvamda. Spoiler vermediğim için elbette bu konuyu da açamayacağım ancak “Üfff, ne kılsınız!” demiştim. Bazılarınca “Acaba neydi şimdi bu olan yaa?! Abi ahaha süper yaaa!” tepkileri alsa da, ben gerçekten baya kıl oldum filmin sonuna. Öyle sonları hiçbir zaman sevmemişimdir zaten. Bir de, filmde iki üç espri var ve çoğu da tebessümle geçiştirilesi oldukça klişe espriler, ama salonda nedense çoğu insan kahkalara boğuldu. Bu kadar gülmeye meraklıysanız Cem Yılmaz falan izleyin?

Hala izlemeyenleriniz varsa, insanların kopardığı yaygaraya aldırıp da çok beklentiye girmeyin derim. Büyük beklentiler içinde izleyince filmden o kadar da zevk almıyorsunuz. Gel gör ki, Leonardo DiCaprio, Ellen Page, Joseph Gordon-Levitt harika işler çıkarmışlar. Tom Hardy de sevimli aksanı ve suratıyla filme daha bir güzellik katıyor sanki, isterseniz bana sığ diyebilirsiniz ama durum bu.

Soundtrack’e gelince, Hans Zimmer yine çok görkemli. Film esnasında beyninize işliyor müzik. Özellikle Édith Piaf’ın “Non, Je Ne Regrette Rien” adlı şarkısı. Zaten bu şarknın temposu, soundtrackteki tüm şarkılara bir şekilde bulaşmış durumda. Inception geek’i gibi görünmek istemediğimden, ne demek istediğimi eğer merak ediyorsanız araştırmanızı önermekten başka birşey gelmiyor aklıma. Niyahetinde, izlemeye değer bir film. Paraya kıyıp iyi bir salonda seyredin, indirmeyi beklemeyin derim.

Massive Attack – Paradise Circus / The Fall

12 Tem

Güzel kadınlar, pahalı markalar, zengin erkekler, canlı bir şehir, boş bir senaryo ve kötü oyunculuk… Amerikan sinemasının kokuşmuş ve boş gözlerle izlediğimiz filmlerinden kaçamadığımız zamanımızda “The Fall” serin bir limonata gibi gelmişti ruhuma… Konunun her zamanki gibi üstünde durmayacağım, spoiler lanet bir şey çünkü.

Beni etkileyen… Evet beni etkileyen… Renkler mi? Oyunculuk mu? Yoksa o şiirsellik mi? Ahh peki müziklere ne demeli? Tüme de varsak tümden de gelsek… Sağdan girip soldan çıksak… Alttan oyup göğü delsek de The Fall, içinde hiçbir kusur bulamadığım, şairaneliğine, akışına, seslerine, renklerine, diline, mimiğine, kokusuna ve ruhuna aşık olduğum bir film. Alexandria ile ağlarken aslında bir yandan Roy olduğumun blincinde, ah belki biraz da o kötü kadınlar içinde kayboldum. Bilmem hangi film, içindeki birçok karakter gibi hissettirebildi kendimi bana?

Uzun zamandır koca bir boşluk denizinde yüzerken, gece yıldızlı gökyüzünde izledim bu filmi sanki. Ve bittiğinde de işte, biz insanların aslında tamamen sinema yetisini kaybetmediğini ve hala ruhu olduğunu gördüğüme seviniyorum. Kara göründü! Mümkünse yalnız seyretmenizi ve dikkatinizi dağıtabilecek şeylerden (cep telefonu vs.) uzak durmanızı öneririm. Fazlaca duygusal davranıyor da olabilirim. Ama işte.. olay da bu ya zaten..

Massive Attack’in Heligoland albümündeki Paradise Circus adlı şarkı, onları neden bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha hatırlattı bana. The Fall’dan görüntülerle… İyi seyirler.

Kazuo Ishiguro ile ilk buluşma

8 Tem

Kazuo Ishiguro’nun “Never Let Me Go” adlı kitabını o kadar çok duydum ki okumadan olmayacak ve nasıl olsa minicik bir kitap diye almıştım zamanında. Aldıktan hemen sonra, dört-beş gün içinde de bitmişti. Kitap boyunca müthiş bir hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum. Daha önce hiç rastlamadığım bir konunun beynimi zevkten eriteceğini beklerken, “The Island” filmini tekrar izler gibi oldum. Ah evet, konumuz klon!

Sanki, Ishiguro klon-klonlama hakkında bir makaleye rastlamış ve “Bunun hakkında bir roman yazmalıyım!” demiş gibi. Olmamış ama. Yine de, karakter gelişimi açısından hakkını vermeliyim. Klonları seviyorsunuz, onlara acıyorsunuz, kurtarmak istiyorsunuz vs. vs. “The Island” filmi ile bu kadar benzeşmese belki sevebilirdim. Hem “The Island” kitaba göre çok daha mantıklı ve ayakları yere basar bir şekilde ilerliyor. Her neyse! Okuyacak olanlarınız varsa spoiler vermek istemiyorum. Klon mlon olaylarıyla ilginiz varsa da ilginizi çekebilir.

Bu kadar kötüledin şimdi okuyasım kaçtı diyorsanız da filmi geliyor. Ağzını yüzünü yamuk bulduğum, konuşunca da dişlerinden ve kocaman ağzından korktuğum Keira Knightly başrollerde, daha kötüsü olamazdı galiba! Ancak, diğer başrol ve yan rollerde; Charlotte Rampling, Carey Mulligan ve Andrew Garfield gibi çok sevdiğim oyuncular olduğundan izleyebilirim diye düşünüyorum. Tabi, Keira mimiklerini abartıp da tüm filmin içine etmezse… Yine de, fragmanı iyi görünüyor. Fragmanlar çoğu zaman koca filmden çok daha iyi olduğundan, beklentimi çok yüksek tutmayacağım. Kitap daha güzeldi dedirtmese bari (en azından).

Soul Kitchen

24 Haz

Fatih Akın filmlerini her zaman sevmişimdir. “Soul Kitchen” da bir istisna değil. İnsanda bir restoran açma isteği uyandırıyor feci şekilde. Çatlak bir şef, kafa olduğu kadar hoş da bir garson ve aç insanlar. Daha ne olsun? Zaten Birol Ünel’i izleyebildiğim her filmi seviyorum. Filmden bahsedip de spoiler vermek istemiyorum, çok üstünde durmayacağım. Karakterleri oldukça sevimli olan filmde Uğur Yücel’i “Kemikkran Kemal” rolünde izlemek mümkün. Uğur Yücel de yaşlandıkça daha bir karizmatikleşen amcalarımızdan. Neyse! Başrol oyuncusu Adam Bousdoukos, neden bilmem, benim çok kalbimi çalamadı. Hemen ısınamadım, yabancıladım vs. Ancak genç kızlarımız çok sevecektir eminim. Çoğu insanın yakışıklı dediği türden. Bence pek değil, sempatik belki.

Birol Ünel… Hiç aklımdan çıkmıyor… Bir gece arkadaşlarım (ve o zamanki erkek arkadaşım) ile Ankara’da Hayyami’de şarap içiyoruz. Arka masada bir çift oturuyor. Şirince bir bayan ve karşısında.. Birol Ünel’in ikizi kıvamında deyim yerindeyse yürek hoplatan bir abi. Zaten bir şişe şarapla sarhoştum, hemen muhabbete başladım. Zırvaladıkça zırvalayıp güzel abiyi güldürmeyi başardım. O karşısındaki şirin bayanı ben de etrafımdakileri unutup kahkah kihkih bir güzel eğlendik. Tabi erkek arkadaşım olaya müdahale edip muhabbetimizi kesene kadar… İnsan hayatında kaç kez Birol Ünel’e benzeyen ve aynı zamanda muhabbeti hoş bir adama rastlar ki? Peh…

Gelelim müziklere… Hakkında oldukça fazla konuşuldu zaten. Ben de genel kanıya katıldığımı belirteceğim; çok dinlenilesi ve içe sindirilesi bir soundtracki var. Yemek, müzik, aşk, Birol Ünel; insan (ben ve benim gibiler) bir filmden daha ne bekleyebilir? İzlemediyseniz izleyin derim.  Yok, izlemeyeceğim bana ne! diyorsanız da en azından soundtracki dinleyin. Müzikten bir şey olmaz.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.